Lacancı Psikanaliz Perspektifinden Aktarım ve Aşk
13 Ağustos 2026 Perşembe Programı:
Ders 1: Aşk, Arzuyla Bağdaşmaz (Sinem Acar)
Lacan’ın ünlü tanımına göre “aşk, sende olmayanı bunu senden istemeyen birisine vermektir”. Bu muğlak tanımdan tek bir şey anlıyorsak o da her şeyin bir eksik ile başlamış olduğudur. Bu “sende olmayan”, öncelikle “vermeye” gönüllü olunan bir şeydir. Kime verileceği veya bu birisinin bunu isteyip istemediği ise ikincil meselelerdir. Bu düşünce hattı bize, aşkın esasında eksiği kendinden uzaklaştırma ve bir nevi dolaşıma sokma manevrası olduğunu söyler. Bu haliyle aşkın her şeyden önce kişinin kendisiyle -kendi imgesiyle- ilgili olduğunu ve aşkın, eksiği dolaşıma sokmak, mümkünse dönüştürmek uğruna birtakım a priori imgelere tutunmakla başladığını söylemeliyiz. Benzer şekilde arzu da eksik ile ilgilidir ancak tek bir farkla: Arzunun amacı arzuyu sürdürmek yani eksiği eksik olarak bırakmaya devam etmektir. Bu amaçla edinilmiş olan oldukça tanıdık stratejiler vardır. Kimileri arzusunu tatminsiz bırakır, yani hiçbir zaman tam olarak doyuma ulaşmayarak kendini arzular halde tutmayı başarır; kimileri ise imkansız bir arzunun peşinden gider, ufukta bir imkan görünür görünmez de dümenini yeni bir imkansız rotaya çevirir. Aşk ve arzu, her ne kadar sıklıkla birbiri yerine ve birbiriyle iç içe geçmiş şekilde kullanılsa da dersin argümanı, bu ikilinin bağdaşmazlığına vurgu yapıyor. Bu ikili arasındaki benzerlik ve farklılıklara ışık tutarak ilerleyeceğimiz bu derste, meseleyi detaylandırabilmek adına Orhan Pamuk’un ünlü romanı Masumiyet Müzesi ve André Maurois’nin İklimler romanı üzerine Lacancı bir aşk ve arzu okuması da yapacağız.
Ders 2: Antonioni’nin Aşk Evreni ve İlişkinin İmkansızlığı Üzerine (Göker Aközgürer)
Lacan, kadın ve erkeğin yer aldığı bir aşk ilişkisinin dört unsurdan oluştuğunu söyler: Kadın ve erkeğin yanı sıra denklemde fallus ve nesne a da yerini alır. İlişkide kadın, erkekle ilişkileniyormuş gibi yapıp aslında fallus ile – Lacan bu kavramla erkek cinsel organını değil, onu aşan simgesel bir unsuru, eksiğin, arzunun gösterenini kasteder – ilişkilenirken; erkek, aşkı “o kadın”da bulduğunu söylese de aslında onda vücut bulan nesne a ile -varlığındaki yapısal eksiğin kendisi ile- ilişkileniyordur. Kısacası erkek ve kadın özneler arasında doğrudan bir ilişki yoktur, her iki durumda da bilinçdışı dinamikler sahnededir. Ancak bu cinsiyete özgü ilişkilenmeler hiçbir zaman sorunsuz ilerlemez. Arzunun muammaları her zaman bu kağıt üstünde kusursuz görünen aşk senaryosunu bozguna uğratacaktır. Antonioni sinemasının yalnızlık ve can sıkıntısı içinde kıvranan, yaşamlarındaki eksiği aşk ile tamamlamaya çalışsalar da bir türlü tatmini bulamayan karakterleri, bu ilişkisizliği net bir şekilde gözler önüne sererler. Bu derste Lacancı kuram temelinde, ünlü İtalyan yönetmen Michelangelo Antonioni sinemasındaki aşk ve ilişkinin imkansızlığı temaları ele alınacak ve L’eclisse, La Notte ve L’avventura başta olmak üzere onun önde gelen filmlerinin birer incelemesi sunulacaktır.
Film Gösterimi ve Tartışma: Aşk Üzerine Kısa Bir Film (1988 – Yön: Krzysztof Kieslowski – Polonya- 87 dk.)
14 Ağustos 2026 Cuma Programı:
Ders 1: Kadının Aşkı ve Sezen’in Şarkıları (Sinem Acar)
Lacan’ın cinsiyetlenme tablosunu düşündüğümüzde kadının nesne konumunda olduğunu yani sevenden ziyade sevilen olduğunu görürüz. Bu fikir, aşk filmlerinde veya romanlarında neden hep erkeğin kadına olan aşkına tanıklık ettiğimize ışık tutmaktadır. Bu eserlerde kadın hep sevilen, uğruna çaba sarfedilen, elde edilmeye çalışılan, yani erkeğini bekleyendir. Psikanalitik kuramdan aşina olduğumuz üzere kadın, erkeğin semptomudur, arzusunun nesne nedenidir, jouissance’ının nesnesidir. Peki kadına kalan nedir? Görünen o ki kadına kalan beklemektir. Ama deneyimden biliriz ki kadınlar da aşık olur ve aşk acısı çeker, türlü fedakarlıklar yaparlar. Kadının sevilen konumuna sıkıştırılmış olmasının bir nedenini Lacan’ın bir başka formülasyonunda bulmak mümkündür: Kadın, radikal olarak ötekidir. Bu ötekiliğin mantığı, kadının fallus merkezli keyif alanının -hazzın ve acının anlamlandırılabilir sınırlarının- içerisinde sınırlandırılamamasında, yani fallik jouissance’ın ötesinde Öteki jouissance’a erişim sağlayabilmesinde yatar. Belki de aşk şarkılarında sıklıkla karşılaştığımız ve mazoşizmle ilişkilendirilmesine aşina olduğumuz kadına özgü aşk acılarının kaynağını da bu ötekilik alanında bulabiliriz. Bu derste Lacancı kuramdan hareketle ve Sezen Aksu’nun aşk şarkılarından ilhamla kadının -erkeği beklemenin ötesinde- nasıl sevdiği üzerine konuşacağız. Bunu yaparken ayrıca Annie Ernaux’nun Yalın Tutku romanını, Lars von Trier’in Breaking the Waves filmini ve kadının aşkının ön planda olduğu birçok edebiyat ve sinema eserini de inceleyeceğiz.
Ders 2: Delice Sevmek veya Psikotiğin Aşkı Üzerine (Göker Aközgürer)
Nevrotiğin aşk hayatının her anı ne kadar kuşkuyla çevrelenmişse psikotiğin aşk hayatında da kesinlik o kadar ön plandadır. Psikotiğin aşkında daha ilk andan itibaren şüpheye yer yoktur, o nesnesini ilk gördüğü anda doğru kişiyi bulduğuna emindir ve bu süreçte diyalektiğe, dönüşüme yer yoktur. Psikotik o doğru kişiyi de ilişkinin nasıl olması gerektiğini de sadakatin ve sadakatsizliğin ne olduğunu da bilen kişidir. Kimileri gerçek aşkın tam da böyle olması gerektiğini söyler. Çünkü bu aşkta ne arzunun dolambaçlı yollarını ne eksiği sürdürmeye yönelik stratejileri ne de ketlenmeyi görürüz. Bu aşkta arzudan ziyade tutkunun, eksikten ziyade bir bütünlük hülyasının hükümranlığı vardır. Romantik bir öykü için iyi bir başlangıç gibi görünse de kumaşı aşırılıktan mamul bu ilişkinin sonunun özneleri yıkıma götürmesi işten bile değildir. Bu derste Luis Buñuel’in Él, Claude Chabrol’un L’Enfer ve Ömer Kavur’un Göl filmleri başta olmak üzere delice bir aşkı konu alan filmlerin ekseninde, sinemada psikotiğin aşkının temsil ediliş şekillerini ve bu filmlerin Lacancı psikoz kuramındaki izdüşümlerini takip edeceğiz.
Tuba Alkan Ders İçeriği:
Çocuklarda Aktarım
Çocuklarla çalışırken aktarımdan söz edebilir miyiz? Yoksa aktarım, yalnızca ye şkin analizine özgü bir fenomen midir? Lacancı psikanaliz, aktarımı basitçe duygusal bir bağ ya da kişilerarası bir ilişki olarak tanımlamaz. Aktarım daha ziyade öznenin Öteki ile ilişkisi üzerinden ele alınır.
Peki, ebeveynlerin talebiyle bir analistle karşılaşan çocuklarla olan çalışmada analis n konumu ne olacak ?
Ebeveynlerin somut mevcudiye aktarımın koşulu mudur yoksa çocuğun öznelliğinin ortaya çıkışını engelleyen bir işleve mi sahip ? Analistin bir aktarım figürü olarak konumlanışı bu “kalabalık” ilişki içerisinde nasıl ele alınabilir? Bu oturumda, tüm bu sorular çerçevesinde çocuk analizindeki aktarıma özgü fenomenler çeşitli klinik örnekler aracılığıyla ele alınacaktır. Söylemler Çerçevesinde Aktarım Lacan’da aktarım, bölünmüş öznenin kendi eksiğine dair bilgiyi Ötekine atfettiği ölçüde ortaya çıkar. Bu yolla analist, bildiği farz edilen özne konumuna yerleşir. Peki aktarımın nihai biçimi bu mudur? Lacan’a göre analist bir noktadan itibaren arzunun nedeni olan a nesnesi olarak işlev görmeli ve analizanın partneri değil semptomun partneri haline gelmelidir. Bu anlamda aktarım tek bir boyuta sahip değildir: İmgesel, Simgesel ve Gerçekle ilişkili boyutları vardır. Bu yüzden analitik deneyim, Freud’un belirlediği haliyle bir direnç olarak ortaya çıkan aktarımı ortadan kaldırmayı değil, aktarım aracılığıyla öznenin arzusunu düzenleyen temel fantezinin nasıl işlediğini görünür kılmayı ve onu dönüştürmeyi amaçlar. Bu oturumda aktarımı, eksik ve bilgi arasındaki bu ilişki üzerinden ele alacak ve Lacan’ın dört söyleminin her birinde bu ilişkinin nasıl farklı biçimler aldığını tar şacağız.
Ece Aşıroğlu Ders İçeriği:
Freud’dan Lacan’a Aktarım Kavramı
Freud’a göre aktarım psikanalizin keşfiyle var olmamıştır; o, özünde insana özgü bir ilişkilenmedir ve kişideki cinsel dürtülerin yazgısı ile girift bir meseledir. Tekniğe yönelik yazdığı makalelerinde ise Freud aktarımı hem tedavinin sağlayıcısı olma potansiyelindeki bir güç hem de tedaviyi güçleştiren bir engel olarak ele almıştır. Tam bu noktada da muhataplarını aktarım aşkı konusunda uyarmıştır. Peki, aktarım bir direnç olarak çalışmayı sabote etmeye muktedirse şayet onunla nasıl başa çıkılacaktır? Onu çalışmanın lehine kullanmak nasıl mümkün olacaktır?
Lacan’ın dağarcığımıza eklediği Öteki kavramı aktarıma dair Freud’dan devraldığımız kavrayışımızı bir adım ötesine taşımaya yardım edecektir. Lacan bununla da yetinmez ve aktarıma dair fikirlerini sınamayı ve dönüştürmeyi analistin arzusuna dair tartışmasını ilerleterek sürdürür ve böylece analisti bir nesne-nedeni konumuna atar. Peki, psikanalitik bir çalışmada tüm bunlar ne anlama gelecektir?
Lacancı bir Soru: Bir Analist Ne İster?
Freud “Aktarımın Dinamikleri” isimli makalesinde bilinçdışı dürtülerin hatırlanmayı istemediğini ve her koşulda kendilerini yeniden üretmeyi hedeflediklerini söylemiştir. Bu da aktarımda bir direnç olarak karşımıza çıkar. “Sonlu ve Sonsuz Analiz” metninde ise tedavi sürecinin mevzubahis bilinçdışı dürtüleri sıfırlamaktan aciz olması sebebiyle, bir analizin belirli bir sonu olmayacağı çıkarımına varmıştır. Post-Freudcular aktarımda cereyan eden bu çıkmaza yanıt olarak çeşitli kaçış rotaları yaratmışlardır. Lacan ise teorisi boyunca bu çıkmaz karşısında farklı fikirler beyan etmiş ve nihayetinde analitik tedavi için odağını bir boşluğa (arzuya) kaydırmıştır. Onun analistin konumunun kuramsal köşe taşları olarak icat ettiği birtakım kavramlar bir psikanalistin klinik politikasına dair radikal perspektifler ortaya çıkarmıştır. Bu kavramlardan en öne çıkanı ise analistin arzusu üzerinedir, yani analitik bir çalışmada sorulacak olan hem temel hem de tersyüz sorulardan biri şudur: bir analist ne ister? Bu ders bu soruyu merkezine alarak bir psikanalistin konumunu tartışacaktır.
Oğuzhan Nacak Ders içeriği:
Kadınlar ve Erkekler Nasıl Sever?
Lacan Kadın Cinselliği Üzerine Bir Toplantı İçin Yol Gösterici Notlar başlıklı metninde erkeklerin fetişistik tarzda kadınların ise erotomanik tarzda sevdiklerini söyler. Encore seminerinde ise aşkın daima karşılıklı olduğunu ve tam da bu yüzden bilinçdışından bahsedebileceğimizi ifade eder. Bilinçdışının ortaya çıkabilmesinin koşulu aktarım, aktarımın koşulu ise aşktır. Bu oturum boyunca Lacan’ın söylediklerini takip ederek kadınlarda ve erkeklerde aşkın nasıl tezahür edebileceğini ve klinikteki yansımalarını tartışacağız.
Peki aşk konusunu kadınlar ve erkekler üzerinden düşünmek yeterli midir? Lacan Encore seminerinde şöyle der: “Aşk söz konusu olduğunda cinsiyetin bir önemi yoktur.” Peki bu ifade ne anlama gelir? Bu oturumda ayrıca Lacan’ın aşk hakkında söylediklerinin, özellikle toplumsal cinsiyet ve queer teoriye dair tartışmalarla ilişkisini ve güncel psikanalitik kliniğe olan yansımalarını birlikte düşüneceğiz.
Psikanalistin Eylemi
Lacan Tedavinin Yönü/Yönetimi ve Gücünün İlkeleri başlıklı metninde, tıpkı analizanın analiste yaptığı gibi, analistin de analizana bir ödeme yapması gerektiğini söyler. Bu ödemenin ilk biçimi sözcüklerdir, yani yorum aracılığıyla analist analizana bir ödeme yapar. Ardından Lacan, analistin kendi kişiliğiyle bir ödeme yapması gerektiğini söyler: Analist aktarımda konumlanabilmek amacıyla kendi kişiliğinden, kendi değerlerinden, önyargılarından ve hislerinden feragat etmelidir, daha doğrusu bunları çalışmanın içine getirmemelidir. Ve son olarak da Lacan, analizanın varlığının çekirdeğine ulaşabilmek için analistin kendi varlığıyla bir ödeme yapması gerektiğini söyler. Lacan’a göre analist seans içinde varlığıyla değil, varlıktaki-eksiğiyle bulunmalıdır.
Analitik Eylem başlıklı seminerinde ise aktarım olmadan psikanalitik bir eylemden bahsedemeyeceğimizi söyler. Dolayısıyla psikanalistin seans odasındaki eylemleri (yorum, sessizlik, seans kesme, analizi sonlandırma vb.) aktarım sayesinde analizanda bir etkiye sahip olur ama aynı zamanda da aktarım yüzünden hiçbir zaman tam olarak hedefi tutturamaz. Bu oturum boyunca aktarımın analizde nasıl hem bir direnç olarak ortaya çıktığını hem de neden o olmadan bir analizin mümkün olamayacağını ele alacağız. Freud’un imkânsız bir meslek olarak tanımladığı psikanalizi hem mümkün hem de imkânsız kılan aktarım fenomenine odaklanacağız.