SEÇİLİM NEYİ GÖRÜR?
BİYOLOJİK BİREYSELLİĞİN SINIRLARI ÜZERİNE
Yirminci yüzyılın sonlarına doğru, doğal seçilimin gen, organizma ya da grup düzeyinde mi işlediği; yoksa bu düzeylerin her birinde eşzamanlı ya da asimetrik biçimlerde mi gerçekleştiği sorusu, seçilimin birimleri probleminin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu problem, ilk kez sistematik bir biçimde Richard C. Lewontin (1970) tarafından formüle edilmiştir. Tartışmanın tarihsel arka planı, Vero Wynne-Edwards, Alston S. Emerson ve Clifford Brereton gibi araştırmacıların popülasyon seçilimine ilişkin yaklaşımlarına dayanmaktadır. Seçilimin hangi düzeyde ya da düzeylerde gerçekleştiğine ilişkin tartışmalar ise, büyük ölçüde doğal seçilimin genler düzeyinde işlediği yönündeki iddia etrafında şekillenmiştir. Bu yaklaşım, W. D. Hamilton (1964) ve George C. Williams (1996) tarafından kuramsal olarak geliştirilmiş; Richard Dawkins’in ayrıntılı çözümlemeleriyle daha da genişletilmiştir. Buna karşılık, Stephen Jay Gould ve Ernst Mayr, doğal seçilimin organizmayı gördüğünü ileri sürmüşlerdir. Daha sonraki dönemde ise David Sloan Wilson tarafından önerilen ve Elliott Sober tarafından desteklenen özellik-grubu (trait-group) modeli, seçilimin tek bir düzeyle sınırlı olmadığı, aksine birden fazla düzeyde eşzamanlı olarak işleyebileceği görüşünü gündeme getirmiştir.
Tartışma, Dawkins’in (2006) organizmaları “temel işlevi genleri taşımak olan hantal robotlar” olarak nitelendirmesiyle daha da belirginleşmiştir. Ancak bu yaklaşım, başta Lewontin olmak üzere birçok araştırmacı tarafından eleştirilmiştir. David L. Hull (2001) Dawkins’in gen merkezici bakış açısını derinleştiren eşleyici (replicator) ve araç (vehicle) ayrımını yeniden çerçeveleyerek ve dönüştürerek etkileşimci (interactor) kavramını ortaya atmıştır ve bu kavramı Dawkins’in genetik olarak kontrol edilen ‘hantal robotlar’ tasvirinin aksine, çevreleriyle bütünleşik birer bütün olarak doğrudan etkileşime giren varlıkları tanımlamak için kullanmıştır. Hull’un etkileşimci kavramı ve Elisabeth Lloyd’un bu kavramın içeriğini genişletmesiyle birlikte seçilimin birimleri (units of selection) ile seçilimin düzeyleri (levels of selection) arasındaki ilişkiye bağlamsal ve esnek bir nitelik kazanmış; böylece bu iki kavram arasındaki ayrım daha açık hâle gelmiştir. Genler, gruplar, organizmalar, gamet veya kromozomlar, holobiyontlar etkileşimci olabilirler bu nedenle etkileşimci kavramına yapılan bu vurgu, klasik ‘tek gen, tek organizma’ anlayışının sorgulanmasına yol açmış; organizma kavramının içeriğini genişleterek biyolojik bireyselliğin sınırları ve bu sınırların hangi ölçütlere göre belirleneceği sorusunu merkezî bir problem hâline getirmiştir.
Temel hedefim: İlk olarak, bilim ile toplum arasında tek yönlü bir aktarım değil, karşılıklı bir geçişlilik ilişkisi bulunduğunu ileri süreceğim. Her ne kadar biyolojide geliştirilen bazı kavramların toplumsal alana doğrudan ve indirgemeci biçimde uygulanması ciddi etik sorunlara yol açabilse de niş ve iş birliği gibi kavramlar, gerekli kavramsal dönüşümler yapıldığında, toplumsal yapıları anlamada temkinli biçimde kullanılmaya elverişlidir. Bu doğrultuda, oyun teorileri çerçevesinde iş birliği davranışının evrimsel olarak insan topluluklarının oluşumunu ve sürekliliğini nasıl şekillendirdiği konusunu tartışmaya açacağım.
İkinci olarak organizma kavramı, doğada kendiliğinden var olan sabit bir metafizik kategori değil, biyolojik bilgideki dönüşümler ve evrimsel kuramın gelişimiyle birlikte tarihsel olarak şekillenmiş bir kavramsal çerçevedir. Dolayısıyla organizmanın sınırlarının nasıl belirleneceği ve biyolojik bireyselliğin hangi ölçütlere göre tanımlanacağı sorusu bağlamında, evrimsel açıklamaların kapsamını genişletmek açısından organizma kavramının yeniden ele alınmasının neden gerekli olduğunu göstermeye çalışacağım.